13/8/2006 - Hasretinden Prangalar Eskittim |
|
Seni anlatabilmek seni. İyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni, Namussuza, halden bilmeze, Kahpe yalana. Ard- arda kaç zemheri, Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu Dışarda gürül- gürül akan bir dünya... Bir ben uyumadım, Kaç leylim bahar, Hasretinden prangalar eskittim. Saçlarına kan gülleri takayım, Bir o yana Bir bu yana... Seni bağırabilsem seni, Dipsiz kuyulara. Akan yıldıza. Bir kibrit çöpüne varana. Okyanusun en ıssız dalgasına Düşmüş bir kibrit çöpüne. Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin, Yitirmiş öpücükleri, Payı yok, apansız inen akşamdan, Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene, Seni anlatabilsem seni... Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini...
Ahmed Arif
|
| • 5 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/7/2006 - Anladım |
|
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil.. Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış, Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş, Çok acıttığında anladım..
Fakat,hakkedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını, Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak, Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek, Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan, Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş, Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş, Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
CAN YUCEL
|
| • 3 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
7/7/2006 - İnanmak |
|
Bardaktan seni içmek Seni teneffüs etmek havada... Dolaşmak, dolaşmak, sana dönmek Seni bulmak yuvada...
Yolumuzda aylar, yıllar Basamak basamak.. Basamakların çıkamadığı yere Kanatlarınla çıkmak...
Boşaltmak takvimden günleri Günlerin üstünden yollara bakmak Rüzgarla esmek, sularla akmak..
Baharı yollamak yollara Alıkoymak bir nisanın tadını.. Dışarda herkes gibi seslenmek sana Ve koynunda söylemek asıl adını...
İnanmak, inanmak, inanmak Ninnilerinle uyuyup, Türkülerinle uyanmak...
Arif Nihat Asya ( 1904 - 1975 )
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
7/7/2006 - İmkansız Dostluk |
|

Değil kardeşim, dal yeşil değil,gök mavi değil, Bilsen! Ben hangi alemdeyim, sen hangi alemde! Aklından geçer mi dersin aklımdan geçen şeyler? Sanmam! Yıldız ve rüzgar payımız müsavi değil; Sen kendi gecende gidersin, ben kendi gecemde; Vazgeç kardeşim, ayrıdır bindiğimiz gemiler!
Cahit Sıtkı Tarancı ( 1910 - 1956 )
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/7/2006 - Canışığım |
|
Canışığım,
ben sana aşığım bir hançer gibi saplısın yüreğimde çıkarmak istemediğim. Seni ıssız bir gecede sokak lambalarının altına terketmeye çalışıyorum kıyamıyorum sensiz de olsa seni yaşamaya doyamıyorum.
Sabah bir renkken gözlerin akşam başka renklere dönüyor sen açtın mı gözlerini canışığım şehrin ışıkları sönüyor.
Saçlarını tarıyorum usuldan gözlerinde baharlar açıyor güvercinler su içerken ellerimden haberler bekliyorum yagmur kokulu seher yellerinden gelmiyor hüznümü gülüşlerimde gizliyorum.
Kaç bahar kaldı ömrümüzde kaç gece düş görebileceğimiz hasrete katmışız günlerimizi gün diyebileceğimiz.
Canışığım bu Akdeniz ikliminde rüzgara verdim ömrümün yelkenini o yüzden dalgalı o yüzden karışığım her yönden geliyor kokun, sesin, nefesin ne tarafa gideceğim karar veremiyorum gökkuşağının arkasındasın ufuk çizgisindesin gemiler yaklaştıkça uzaklaşan limanlardasın.
Biliyor musun aslında yalnızca benim söylediğim şarkılardasın bir anlasam kaç ışık yılı uzaktasın bu yollar hiç bitmiyor ben sana hiç ulaşamıyorum ben hep başındayım yolların hep sarılmaya açık kollarım.
Sabah bir renkken gözlerin akşam başka renklere dönüyor sen açtınmı gözlerini canışığım gökte yıldızlar sönüyor.
Canışığım bu yaşadığım bitmesidir kocaman bir kalabalık yalnızlığın çiçeklerin açması yağmurların yağmasıdır ve yansıyan sulardan, pırıl pırıl senin aydınlığın ellerini uzat al beni, götür nereye diye sormayacağım sen durmadan ben durmayacağım.
Sabah bir renkken gözlerin akşam başka renge çalıyor hüzün varsa gözlerinde canışığım aklım sende kalıyor.
Sesini duymaya koşuyorum şarkılar çalıyor sanki sanki düğün var, coşuyorum geceyi içmiş bir sarhoşun yorgunluğunda son sigaramı yakıyorum gün doğarken karşımda kızıl bir tanyeri yakamozlar çekilmiş sulardan düşüyor toprağa yavaşça güneşin renkleri.
Canışığım sen uykudasındır şimdi öperek çıktığımı hissettin mi odadan bin yıllık geleneği hiç bozmadan bu masalı kim taşıyacak yarına bu güzelliği kim anlatacak çocuklarına bu şiirlerde kim anacak beni.
Sabah bir renkte açarken gözlerini akşam bir başka renkte görüyorum sen güldün mü gözlerini canışığım bir derviş gibi etrafında dönüyorum.
Kolay mı sanıyorsun gecede yıldız, yürekte ateş olmak kolay mı sanıyorsun çiçeği soldurmadan, ateşi söndürmeden yaşamak kolay mı karanlıkta yol bulmak canışığında saklanmak gözyaşı dökmeden ağlamak hayatın manasını bir su damlasında bulmak bir su damlasında ruhunu yıkamak tertemiz kalmak.
İnan ki meleğim sakındığım, esirgediğim sevdiğim, gözbebeğim en güzel baharlarda hep seninleyim.
Sabah renklerini ışıtırken gözlerin akşam yıldızları yansıtıyor sen yumdun mu gözlerini canışığım karanlık beni korkutuyor.
İçimden hazanları silip de atıyorum hayatın akışına kendimi bırakıyorum bir mahcup duyguydun bende bir dışa çıkmaz sevgi patlamaz volkan gibi gizli gizli yanarak yağmayan yağmur gibi bulutlarda kıvranarak geçen zamana ah edip de dağılarak yaşamak pek anlamsız yaşamayı yok edip elimde kalan ömrüm nerde bitecek bilmem mutluluk varsa eğer bil ki artık kaçırmam alev alev yanacak içimde canışığım hayat ne kadar güzel ben hayata aşığım.
Sabah tenime değince gözlerin akşam ruhumu coşturuyor sen baktın mı gözlerinle canışığım içimi sevdan dolduruyor...
Oğuzkan Bölükbaşı
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
4/7/2006 - Hatırlama |
|

Ne zaman elime bir kalem alsam,
Sana seslenmek geliyor içimden.
Güzelliğini hatırlıyorum bir yaz günü, Yine gemiler geçiyor uzaklardan, Biz yosun kokulu rıhtımlarda el ele, Şehirlerden İstanbul, aylardan temmuz.
Ne zaman elime bir kalem alsam, Geçmişi seninle yeniden yaşıyoruz. Ne zaman elime bir kitap alsam, Hep seni okuyorum, inanır mısın? İstiyorum seni anlatmalı bütün romanlar, Sevilen kadın hep sen olmalısın.
Ne zaman elime bir kibrit alsam, Yine İstanbul'u yakmak geçiyor aklımdan, Bu sensiz sokakları, bu evleri, Bu plajları, bu denizleri, Sensiz kaldığım bu şehri tüm yakasım geliyor. Yine alev alev bir İstanbul düşünüyorum Ve çaresiz yaktığım bütün sigaraların Dumanlarında seni görüyorum.
Ne zaman elime bir fırça alsam, Yüzünü çiziyorum kapılara, duvarlara, Bir bir hatırlıyorum bütün hatlarını, Gözlerini, dudaklarını, saçlarını. Baktığım her yere gölgen düşüyor, Dokunduğum herşeyde senin sıcaklığın, Sonra dağlar, denizler giriyor aramıza, Gitgide büyüyor uzaklığın.
Ne zaman elime bir kadeh alsam, Delicesine sarhoş olmak istiyorum. İçkiler seni hatırlatıyor yine, Kırıyorum birbiri ardınca kadehleri. Artık hiç birşey kar etmez biliyorum, Ne dost, ne içki, ne aşk, ne kadın, Gözlerimde yıllardır eşsiz olan, Değişmeyen bir sen varsın.
Ne zaman elime bir ayna alsam, Gözlerimden korkuyorum, bakışlarımdan, Bu seni unutamayan benden korkuyorum. Uçurum çizgiler, kara gölgeler, Bir sonun belirtileri yüzümde yer yer, Karşımdaki yüz sefil bir akşam, Hep sana sesleniyorum, duyuyor musun? Ne zaman elime bir kağıt alsam...
Ümit Yaşar Oğuzcan
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
30/6/2006 - Sen Bu Şiiri Okurken |
|

Sen bu şiiri okurken, Ben çoktan bu şehirden gitmiş olacağım. Artık ne özlemlerimi duyacaksın bıçak yarası, Ne de telefonların çalacak gece yarısı Ve bu zavallı yüreğim olmayacak artık Kaprislerinin hedef tahtası.. Seni sana, Beni bir akıl hastanesine Bırakıp gideceğim bu şehirden.
Nasılsa kavuşamadım sana, Nasılsa dudaklarının kıyısına varamadım, Nedense bütün çıkmaz sokaklar adresim oldu Ve nedense bütün kırmızı ışıkları üzerime yaktın, Ne yaptımsa, Bir türlü sana yaranamadım.
Artık adressiz, Işıksız Ve öylesine ıssızım, Dünlerin kadar eskiyim, Verdiğin acılar kadar paslıyım. İşte çıkıp gidiyorum hayatından, Nasılsa fark etmez senin için, Belki çok şanslı, Belki de en yaşlıyım..
Artık, Pusulam hasreti, Saatim yalnızlığı Ve takvimler sensizliği gösteriyor bana. Neylersin, Yolcu yolunda gerek, Belki bundan sonra, Belki senden sonra, Adam olur bu "asi yürek" Ve dersini alır da bu sevdadan. Bir daha, Boyundan büyük denizlere Asılmaz kürek..
Yarın bu saatlerde, Ben yollarda olacağım, Sen kimbilir kaçıncı uykunda, Masal mavisi bir rüyada Ve elbette o korsan yüreğin, Yine pusuda..
Oysa, İlk defa sesimi duymayacaksın, Sitemlerin sahipsiz, Soruların cevapsız kalacak, Belki ilk defa içini kemirecek yokluğum, Tanımadığın bir korku içini saracak Ve ilk defa kendinle hesaplaşacaksın. Ne oldu? Ne oluyor? Ne olacak?
Sonra, Bir gözün kör, Bir kulağın sağır, Bir ayağın kırık, Bir kolun kesik, Düşeceksin yollara. Yani baştan başa yarım, Yani baştan başa eksik, Bütün duvarlar üstüne yıkılacak.
Belki ilk defa, “Unutuldum” diyerek için sızlayacak Ve sen bu şiiri okurken, Ayrılığımız çoktan başlamış olacak. Belki de son tesellin, Sana yazdığım “bu son şiir” olacak Ve kimbilir, Unutulmuş bir gecenin tam ortasında, Başucundaki bir radyoda, Uykusuz bir şair yüreğini çınlatacak Ve bir daha fısıldayacak kulaklarına, Sana adanmış bu satırları..
"Bütün şehirler uyur, İstanbul uyumaz Ve birgün Bütün sevenler unutur seni, Ama bu "şair yürek" Asla unutmaz..."
Ahmet Selçuk İlkan
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
30/6/2006 - VUR GİTSİN |
|
Orada masanın üstünde bir resim,
İkimiz denize karşı durmuşuz Üsküdar’da
Saçlarımızın üzerinde martılar,
Gözlerimizde acemi bir aşk
Ve tuhaf ve çocuksu bir mutluluk,
Senin sırtında sarı yağmurluğun
Kadıköy’de ucuzluktan almışız
Bende o siyah kazak hani bir kedi gibi sokulduğun
Şubat ve yağmur yağıyormuş meğerse,
Islatan her tarafımızı
Orada masanın üstünde bir resim,
Yak bitsin
Orada kapının arkasında bir yazı,
Seviyoruz yazmışız birlikte,
Harfler nasıl titremiş meğer ellerimizde,
Bir pazartesi akşamı ben eve dönünce
Tutup öyle yazmışız nereden estiyse,
Hep gülüşün, hep sıcaklığın sinmiş harflere,
Ne yaptığın çorbanın, ne pilavın tadı
Sobayı yakmayı unutmuşuz ne gam,
Senin çiğdemler açmış yüzünde sıcaklığın
Orada kapının arkasında bir yazı
Sil bitsin.
Orada sehpanın üzerinde iki bardak,
Senin demlediğin çayı içmişiz birlikte
Nasılda dalgamızı geçmişiz dünyanın bütün dertleriyle,
Bir masalmış bir yalanmış gibi korkmuşuz,
Sıkı sıkıya yaslanmışız bahtımızın kara yıldızına
Ben tek sen üç şeker atmışın filiz çayımıza
Sonra açıp perdeyi gökyüzünden bir dilek tutmuşuz,
Mehtap gülümsemiş deli yürek çocukluğumuza
Orada sehpanın üzerinde iki bardak,
Kır bitsin.
Orada odaya saçılmış küçük hatıralar,
Ne yana dönsem bir parça bir şey senden
Belki minik kızgınlığın, belki bir gülüşün orda,
Böreğin altını yakışın, düğmeyi dikerken iğneyi eline batırışın,
Ve saçların hep o kan gülleri taktığın saçların, beni mahpus bıraktığın saçların.
Ne yana dönsem bir parça bir şey senden
Hep o kanepede oturmuşluğun, şu senin küçük yastığın, şu eşarbın,
İşte şu bir haziran akşamı gitmek için ayaklanışın
Ne yana dönsem bir parça bir şey senden
Orada odaya saçılmış küçük hatıralar,
Git bitsin.
Orada ayaklarının dibinde bir adam,
Adam bütün adamlığını dökmüş önüne,
Böyle kaç gün yada kaç gece, ayaklarının dibinde,
Öyle kolay mı öyle kolay gitmek,
Her şeyi bu İstanbul’u, o sevdiğin adaların kokusunu
Mısır çarşısını, Eminönü’nün balık ekmeğini
Beyoğlu’nun sinema salonlarını birlikte beklediğimiz 28 numarayı,
Unutmak öyle kolay mı, öyle kolay,
Orada ayaklarının dibinde bir adam,
Kov bitsin.
Orada çekmecede yedi otuzbeş bir silah,
Babadan kalma,
Hani bir bayramda saydırmışız havaya,
Sen biraz ürkek sokulmuşun omzuma,
Kuşlar havalanmış bütün kuşları İstanbul’un,
Giderken galiba bir beni birde bunu unutmuşun
Orada çekmecede yedi otuzbeş bir silah,
Ve burada zaten öldürdüğün bir yürek,
Vur bitsin
İbrahim Sadri
|
| • 3 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/6/2006 - YAZI... |
|
Bir yazı nedir ki aslında...
İki piyango bileti boyunda bir köşe yazısının ne ağırlığı olabilir ki?
Bir çeyrek bilet peşinde çaresizce umut kovalayan milyonların karşısına dikilip "Durun bir de beni dinleyin. Ben de hayatınızı değiştirebilirim" diyebilir mi yazı?
Onlara bir çeyrek biletten göz kırpan serveti vaat edebilir mi?
Yoksulluğun acı nefesiyle uzandıkları bir yastıktan, servete boğulmuş olarak uyanma hayalinin yerine geçebilir mi?
Hayatı değiştirebilir mi?
Her yazı, bu iddiayı değilse bile, bu umudu barındırır satır aralarında...
* * *
Her bilete vuran bir ikramiyedir yazı...
Harflerle ilmeklenmiş uçan halısına bindiğinizde, birkaç dakikalık yolculuk boyunca, umudun başka adreslerini de gösterebilir sizlere -ki o da az zenginlik- değildir.
Kelimeler öyle bir araya toplaşır ki bazen, rüzgarlar doğuran bir ormana dönüşür yazı...
...kramp olup saplanır yüreğinize...
Karanlık bir gecenin ardından, sabahla kapınızı çalan sessiz bir dosttur; kendinizi en yalnız sandığınız anda beklenmedik bir köşeden gülümseyen, sizi sizden iyi bilen ya da sizi size şikayet eden..
...bir dildir, dilinizdekini yazan; bir tutam saç, omzunuza yaslanan...
Gözbebeklerinize tutunup, beyninize sızar, kalbinize işler; "İşte ben de tam bunları hissediyordum" dedirtir size bazen; gözyaşlarınızla tuzlanır.
Silkeler ruhunuzun tozlarını, en derine gömdüğünüz yaralarınızı kanatır, tutup kelimelerle kabuklarından...
Kesip asarsınız duvarınıza; buruşup bekler orada, benzi solgun bir tercümanı gibi söyleyemediklerinizin...
Yazan eli tutacak kadar yakınlaşırsınız okudukça;
...o el bazen bir tokattır, sözcük sözcük kırbaçlaşan; bazen şevkatli bir dokunuş, saçınızı okşayan...
* * *
Yazan açısından ise nadiren bir cennettir yazı; çoğu zaman cehhenem...
...bir iç dökme seansıdır, konuşmayanların...
Satırlar uzadıkça siz yazıyı yazmazsınız artık, yazı sizi yazar.
Mürekkepten bir banyoda şefaflaşır cildiniz. Ruhunuz her sözcükte biraz daha soyunur. Her cümle, yeni bir düğümünü çözer yüreğinizin...
...ve yazı, ele verir yazarını...
Bazen de bir silah olur öfke kusan; doğrar satırlarla zulmün askerlerini...
...ustasının elinde öyle yaman bir kılıç ki, bin söze değişmem.
İdam fermanıdır yazarının; celladı, darağacı...
Kah yangına dökülen bir tas benzindir, kah yaraya basılan bir tutam tütün...
Bazen yazdıkça bilenirsiniz: kalemin sivri ucu, biley taşında alev alev keskinleşen bir bıçağa döner; sürtündükçe kağıda...
...lakin zamanla, yazdıkça ucu kütleşen sivri uçlu bir kalem gibi törpülenir yazarın da sivirilikleri, kalemle birlikte olgunlaşır sahibi de...
Can Dündar
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/6/2006 - Aşka ve Terke Dair |
|
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.
Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...
Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz;
"Ölmek var, dönmek yok"tur.
* * *
Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını...
Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:
"Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."
Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya.." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından...
Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz.
O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
"Ya sev böyle ya da terket" diye gürler...
* * *
Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze...
Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder.
Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...
"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz.
İhanetten kırılmşıtır kaleminiz; severek, terk edersiniz...
* * *
"Madem öyle..."nin çağı başlar ondan sonra...
Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir".
Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece...
Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini...
Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...
Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla...
"Bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...
Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden...
Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi...
Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye...
Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden...
Dönemezsiniz.
Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
* * *
Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz...
Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz.
Can Dündar
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
İnfilak
Ad değiştirir
Her kuvvet kaybında
Dağınık kalmak bundan
Tarih sadece bir vasıta
Her sabah ayrı bir göç yolunda...
Kategoriler
Arkadaşlarım
• makberr • ruhlargemisi • subebegi
|