YOL

13/8/2006 - Hasretinden Prangalar Eskittim

Kategori: Siirler

Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...

 

                                           Ahmed Arif

5 YorumYorum yaz!Bağlantı

18/7/2006 - Anladım

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda
anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..



Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.



Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği
acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..

Fakat,hakkedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..



''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş
sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl
ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş
pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün
affedilmeyi,
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar
sevmekmiş...

CAN YUCEL

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

7/7/2006 - İnanmak

 

 

 


 

 

 


Bardaktan seni içmek
Seni teneffüs etmek havada...
Dolaşmak, dolaşmak, sana dönmek
Seni bulmak yuvada...

Yolumuzda aylar, yıllar
Basamak basamak..
Basamakların çıkamadığı yere
Kanatlarınla çıkmak...

Boşaltmak takvimden günleri
Günlerin üstünden yollara bakmak
Rüzgarla esmek, sularla akmak..

Baharı yollamak yollara
Alıkoymak bir nisanın tadını..
Dışarda herkes gibi seslenmek sana
Ve koynunda söylemek asıl adını...

İnanmak, inanmak, inanmak
Ninnilerinle uyuyup,
Türkülerinle uyanmak... 



   Arif Nihat Asya
( 1904 - 1975 )








yok YorumYorum yaz!Bağlantı

7/7/2006 - İmkansız Dostluk

Kategori: Siirler

 

 


Değil kardeşim, dal yeşil değil,gök mavi değil,
Bilsen! Ben hangi alemdeyim, sen hangi alemde!
Aklından geçer mi dersin aklımdan geçen şeyler?
Sanmam! Yıldız ve rüzgar payımız müsavi değil;
Sen kendi gecende gidersin, ben kendi gecemde;
Vazgeç kardeşim, ayrıdır bindiğimiz gemiler!


Cahit Sıtkı Tarancı
( 1910 - 1956 )


yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/7/2006 - Canışığım

Kategori: Siirler


 

 

 

 

 

 

 

Canışığım,

ben sana aşığım
bir hançer gibi saplısın yüreğimde
çıkarmak istemediğim.
Seni ıssız bir gecede
sokak lambalarının altına
terketmeye çalışıyorum
kıyamıyorum
sensiz de olsa
seni yaşamaya doyamıyorum.

Sabah bir renkken gözlerin
akşam başka renklere dönüyor
sen açtın mı gözlerini canışığım
şehrin ışıkları sönüyor.

Saçlarını tarıyorum usuldan
gözlerinde baharlar açıyor
güvercinler su içerken ellerimden
haberler bekliyorum
yagmur kokulu seher yellerinden
gelmiyor
hüznümü gülüşlerimde gizliyorum.

Kaç bahar kaldı ömrümüzde
kaç gece düş görebileceğimiz
hasrete katmışız günlerimizi
gün diyebileceğimiz.

Canışığım
bu Akdeniz ikliminde
rüzgara verdim ömrümün yelkenini
o yüzden dalgalı
o yüzden karışığım
her yönden geliyor kokun, sesin, nefesin
ne tarafa gideceğim
karar veremiyorum
gökkuşağının arkasındasın
ufuk çizgisindesin
gemiler yaklaştıkça uzaklaşan limanlardasın.

Biliyor musun
aslında yalnızca benim söylediğim şarkılardasın
bir anlasam
kaç ışık yılı uzaktasın
bu yollar hiç bitmiyor
ben sana hiç ulaşamıyorum
ben hep başındayım yolların
hep sarılmaya açık kollarım.

Sabah bir renkken gözlerin
akşam başka renklere dönüyor
sen açtınmı gözlerini canışığım
gökte yıldızlar sönüyor.

Canışığım
bu yaşadığım
bitmesidir kocaman bir kalabalık yalnızlığın
çiçeklerin açması
yağmurların yağmasıdır
ve yansıyan sulardan, pırıl pırıl
senin aydınlığın
ellerini uzat al beni, götür
nereye diye sormayacağım
sen durmadan
ben durmayacağım.

Sabah bir renkken gözlerin
akşam başka renge çalıyor
hüzün varsa gözlerinde canışığım
aklım sende kalıyor.

Sesini duymaya koşuyorum
şarkılar çalıyor sanki
sanki düğün var, coşuyorum
geceyi içmiş bir sarhoşun yorgunluğunda
son sigaramı yakıyorum gün doğarken
karşımda kızıl bir tanyeri
yakamozlar çekilmiş sulardan
düşüyor toprağa yavaşça
güneşin renkleri.

Canışığım
sen uykudasındır şimdi
öperek çıktığımı hissettin mi odadan
bin yıllık geleneği hiç bozmadan
bu masalı kim taşıyacak yarına
bu güzelliği kim anlatacak çocuklarına
bu şiirlerde kim anacak beni.

Sabah bir renkte açarken gözlerini
akşam bir başka renkte görüyorum
sen güldün mü gözlerini canışığım
bir derviş gibi etrafında dönüyorum.

Kolay mı sanıyorsun
gecede yıldız, yürekte ateş olmak
kolay mı sanıyorsun
çiçeği soldurmadan,
ateşi söndürmeden yaşamak
kolay mı karanlıkta yol bulmak
canışığında saklanmak
gözyaşı dökmeden ağlamak
hayatın manasını bir su damlasında bulmak
bir su damlasında
ruhunu yıkamak
tertemiz kalmak.

İnan ki meleğim
sakındığım, esirgediğim
sevdiğim, gözbebeğim
en güzel baharlarda hep seninleyim.

Sabah renklerini ışıtırken gözlerin
akşam yıldızları yansıtıyor
sen yumdun mu gözlerini canışığım
karanlık beni korkutuyor.

İçimden hazanları silip de atıyorum
hayatın akışına kendimi bırakıyorum
bir mahcup duyguydun bende
bir dışa çıkmaz sevgi
patlamaz volkan gibi gizli gizli yanarak
yağmayan yağmur gibi bulutlarda kıvranarak
geçen zamana ah edip de dağılarak
yaşamak pek anlamsız
yaşamayı yok edip
elimde kalan ömrüm nerde bitecek bilmem
mutluluk varsa eğer
bil ki artık kaçırmam
alev alev yanacak içimde canışığım
hayat ne kadar güzel
ben hayata aşığım.

Sabah tenime değince gözlerin
akşam ruhumu coşturuyor
sen baktın mı gözlerinle canışığım
içimi sevdan dolduruyor...



Oğuzkan Bölükbaşı

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

4/7/2006 - Hatırlama

Kategori: Siirler

 


                 

 

 

 

Ne zaman elime bir kalem alsam,

Sana seslenmek geliyor içimden.

Güzelliğini hatırlıyorum bir yaz günü,
Yine gemiler geçiyor uzaklardan,
Biz yosun kokulu rıhtımlarda el ele,
Şehirlerden İstanbul, aylardan temmuz.



Ne zaman elime bir kalem alsam,
Geçmişi seninle yeniden yaşıyoruz.
Ne zaman elime bir kitap alsam,
Hep seni okuyorum, inanır mısın?
İstiyorum seni anlatmalı bütün romanlar,
Sevilen kadın hep sen olmalısın.



Ne zaman elime bir kibrit alsam,
Yine İstanbul'u yakmak geçiyor aklımdan,
Bu sensiz sokakları, bu evleri,
Bu plajları, bu denizleri,
Sensiz kaldığım bu şehri tüm yakasım geliyor.
Yine alev alev bir İstanbul düşünüyorum
Ve çaresiz yaktığım bütün sigaraların
Dumanlarında seni görüyorum.



Ne zaman elime bir fırça alsam,
Yüzünü çiziyorum kapılara, duvarlara,
Bir bir hatırlıyorum bütün hatlarını,
Gözlerini, dudaklarını, saçlarını.
Baktığım her yere gölgen düşüyor,
Dokunduğum herşeyde senin sıcaklığın,
Sonra dağlar, denizler giriyor aramıza,
Gitgide büyüyor uzaklığın.



Ne zaman elime bir kadeh alsam,
Delicesine sarhoş olmak istiyorum.
İçkiler seni hatırlatıyor yine,
Kırıyorum birbiri ardınca kadehleri.
Artık hiç birşey kar etmez biliyorum,
Ne dost, ne içki, ne aşk, ne kadın,
Gözlerimde yıllardır eşsiz olan,
Değişmeyen bir sen varsın.



Ne zaman elime bir ayna alsam,
Gözlerimden korkuyorum, bakışlarımdan,
Bu seni unutamayan benden korkuyorum.
Uçurum çizgiler, kara gölgeler,
Bir sonun belirtileri yüzümde yer yer,
Karşımdaki yüz sefil bir akşam,
Hep sana sesleniyorum, duyuyor musun?
Ne zaman elime bir kağıt alsam... 



Ümit Yaşar Oğuzcan


yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/6/2006 - Sen Bu Şiiri Okurken

Kategori: Siirler

 

 

 

Sen bu şiiri okurken,
Ben çoktan bu şehirden gitmiş olacağım.
Artık ne özlemlerimi duyacaksın bıçak yarası,
Ne de telefonların çalacak gece yarısı
Ve bu zavallı yüreğim olmayacak artık
Kaprislerinin hedef tahtası..
Seni sana,
Beni bir akıl hastanesine
Bırakıp gideceğim bu şehirden.

Nasılsa kavuşamadım sana,
Nasılsa dudaklarının kıyısına varamadım,
Nedense bütün çıkmaz sokaklar adresim oldu
Ve nedense bütün kırmızı ışıkları üzerime yaktın,
Ne yaptımsa,
Bir türlü sana yaranamadım.

Artık adressiz,
Işıksız
Ve öylesine ıssızım,
Dünlerin kadar eskiyim,
Verdiğin acılar kadar paslıyım.
İşte çıkıp gidiyorum hayatından,
Nasılsa fark etmez senin için,
Belki çok şanslı,
Belki de en yaşlıyım..

Artık,
Pusulam hasreti,
Saatim yalnızlığı
Ve takvimler sensizliği gösteriyor bana.
Neylersin,
Yolcu yolunda gerek,
Belki bundan sonra,
Belki senden sonra,
Adam olur bu "asi yürek"
Ve dersini alır da bu sevdadan.
Bir daha,
Boyundan büyük denizlere
Asılmaz kürek..

Yarın bu saatlerde,
Ben yollarda olacağım,
Sen kimbilir kaçıncı uykunda,
Masal mavisi bir rüyada
Ve elbette o korsan yüreğin,
Yine pusuda..

Oysa,
İlk defa sesimi duymayacaksın,
Sitemlerin sahipsiz,
Soruların cevapsız kalacak,
Belki ilk defa içini kemirecek yokluğum,
Tanımadığın bir korku içini saracak
Ve ilk defa kendinle hesaplaşacaksın.
Ne oldu?
Ne oluyor?
Ne olacak?

Sonra,
Bir gözün kör,
Bir kulağın sağır,
Bir ayağın kırık,
Bir kolun kesik,
Düşeceksin yollara.
Yani baştan başa yarım,
Yani baştan başa eksik,
Bütün duvarlar üstüne yıkılacak.

Belki ilk defa,
“Unutuldum” diyerek için sızlayacak
Ve sen bu şiiri okurken,
Ayrılığımız çoktan başlamış olacak.
Belki de son tesellin,
Sana yazdığım “bu son şiir” olacak
Ve kimbilir,
Unutulmuş bir gecenin tam ortasında,
Başucundaki bir radyoda,
Uykusuz bir şair yüreğini çınlatacak
Ve bir daha fısıldayacak kulaklarına,
Sana adanmış bu satırları..

"Bütün şehirler uyur,
İstanbul uyumaz
Ve birgün
Bütün sevenler unutur seni,
Ama bu "şair yürek"
Asla unutmaz..."


Ahmet Selçuk İlkan 
                                                                                                    


yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/6/2006 - VUR GİTSİN

Kategori: Siirler

Orada masanın üstünde bir resim,

İkimiz denize karşı durmuşuz Üsküdar’da

Saçlarımızın üzerinde martılar,

Gözlerimizde acemi bir aşk

Ve tuhaf ve çocuksu bir mutluluk,

Senin sırtında sarı yağmurluğun

Kadıköy’de ucuzluktan almışız

Bende o siyah kazak hani bir kedi gibi sokulduğun

Şubat ve yağmur yağıyormuş meğerse,

Islatan her tarafımızı

Orada masanın üstünde bir resim,

Yak bitsin

Orada kapının arkasında bir yazı,

Seviyoruz yazmışız birlikte,

Harfler nasıl titremiş meğer ellerimizde,

Bir pazartesi akşamı ben eve dönünce

Tutup öyle yazmışız nereden estiyse,

Hep gülüşün, hep sıcaklığın sinmiş harflere,

Ne yaptığın çorbanın, ne pilavın tadı

Sobayı yakmayı unutmuşuz ne gam,

Senin çiğdemler açmış yüzünde sıcaklığın

Orada kapının arkasında bir yazı

Sil bitsin.

Orada sehpanın üzerinde iki bardak,

Senin demlediğin çayı içmişiz birlikte

Nasılda dalgamızı geçmişiz dünyanın bütün dertleriyle,

Bir masalmış bir yalanmış gibi korkmuşuz,

Sıkı sıkıya yaslanmışız bahtımızın kara yıldızına

Ben tek sen üç şeker atmışın filiz çayımıza

Sonra açıp perdeyi gökyüzünden bir dilek tutmuşuz,

Mehtap gülümsemiş deli yürek çocukluğumuza

Orada sehpanın üzerinde iki bardak,

Kır bitsin.

Orada odaya saçılmış küçük hatıralar,

Ne yana dönsem bir parça bir şey senden

Belki minik kızgınlığın, belki bir gülüşün orda,

Böreğin altını yakışın, düğmeyi dikerken iğneyi eline batırışın,

Ve saçların hep o kan gülleri taktığın saçların, beni mahpus bıraktığın saçların.

Ne yana dönsem bir parça bir şey senden

Hep o kanepede oturmuşluğun, şu senin küçük yastığın, şu eşarbın,

İşte şu bir haziran akşamı gitmek için ayaklanışın

Ne yana dönsem bir parça bir şey senden

Orada odaya saçılmış küçük hatıralar,

Git bitsin.

Orada ayaklarının dibinde bir adam,

Adam bütün adamlığını dökmüş önüne,

Böyle kaç gün yada kaç gece, ayaklarının dibinde,

Öyle kolay mı öyle kolay gitmek,

Her şeyi bu İstanbul’u, o sevdiğin adaların kokusunu

Mısır çarşısını, Eminönü’nün balık ekmeğini

Beyoğlu’nun sinema salonlarını birlikte beklediğimiz 28 numarayı,

Unutmak öyle kolay mı, öyle kolay,

Orada ayaklarının dibinde bir adam,

Kov bitsin.

Orada çekmecede yedi otuzbeş bir silah,

Babadan kalma,

Hani bir bayramda saydırmışız havaya,

Sen biraz ürkek sokulmuşun omzuma,

Kuşlar havalanmış bütün kuşları İstanbul’un,

Giderken galiba bir beni birde bunu unutmuşun

Orada çekmecede yedi otuzbeş bir silah,

Ve burada zaten öldürdüğün bir yürek,

Vur bitsin

 

İbrahim Sadri

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

26/6/2006 - YAZI...

Bir yazı nedir ki aslında...

İki piyango bileti boyunda bir köşe yazısının ne ağırlığı olabilir ki?

Bir çeyrek bilet peşinde çaresizce umut kovalayan milyonların karşısına dikilip "Durun bir de beni dinleyin. Ben de hayatınızı değiştirebilirim" diyebilir mi yazı?

Onlara bir çeyrek biletten göz kırpan serveti vaat edebilir mi?

Yoksulluğun acı nefesiyle uzandıkları bir yastıktan, servete boğulmuş olarak uyanma hayalinin yerine geçebilir mi?

Hayatı değiştirebilir mi?

Her yazı, bu iddiayı değilse bile, bu umudu barındırır satır aralarında...

 

* * *

 

Her bilete vuran bir ikramiyedir yazı...

Harflerle ilmeklenmiş uçan halısına bindiğinizde, birkaç dakikalık yolculuk boyunca, umudun başka adreslerini de gösterebilir sizlere -ki o da az zenginlik- değildir.

Kelimeler öyle bir araya toplaşır ki bazen, rüzgarlar doğuran bir ormana dönüşür yazı...

...kramp olup saplanır yüreğinize...

Karanlık bir gecenin ardından, sabahla kapınızı çalan sessiz bir dosttur; kendinizi en yalnız sandığınız anda beklenmedik bir köşeden gülümseyen, sizi sizden iyi bilen ya da sizi size şikayet eden..

...bir dildir, dilinizdekini yazan; bir tutam saç, omzunuza yaslanan...

Gözbebeklerinize tutunup, beyninize sızar, kalbinize işler; "İşte ben de tam bunları hissediyordum" dedirtir size bazen; gözyaşlarınızla tuzlanır.

Silkeler ruhunuzun tozlarını, en derine gömdüğünüz yaralarınızı kanatır, tutup kelimelerle kabuklarından...

Kesip asarsınız duvarınıza; buruşup bekler orada, benzi solgun bir tercümanı gibi söyleyemediklerinizin...

Yazan eli tutacak kadar yakınlaşırsınız okudukça;

...o el bazen bir tokattır, sözcük sözcük kırbaçlaşan; bazen şevkatli bir dokunuş, saçınızı okşayan...

 

 

 

* * *

 

Yazan açısından ise nadiren bir cennettir yazı; çoğu zaman cehhenem...

...bir iç dökme seansıdır, konuşmayanların...

Satırlar uzadıkça siz yazıyı yazmazsınız artık, yazı sizi yazar.

Mürekkepten bir banyoda şefaflaşır cildiniz. Ruhunuz her sözcükte biraz daha soyunur. Her cümle, yeni bir düğümünü çözer yüreğinizin...

...ve yazı, ele verir yazarını...

Bazen de bir silah olur öfke kusan; doğrar satırlarla zulmün askerlerini...

...ustasının elinde öyle yaman bir kılıç ki, bin söze değişmem.

İdam fermanıdır yazarının; celladı, darağacı...

Kah yangına dökülen bir tas benzindir, kah yaraya basılan bir tutam tütün...

Bazen yazdıkça bilenirsiniz: kalemin sivri ucu, biley taşında alev alev keskinleşen bir bıçağa döner; sürtündükçe kağıda...

...lakin zamanla, yazdıkça ucu kütleşen sivri uçlu bir kalem gibi törpülenir yazarın da sivirilikleri, kalemle birlikte olgunlaşır sahibi de...

 

Can Dündar

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

26/6/2006 - Aşka ve Terke Dair


Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.

Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...

En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.

Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...

Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz;

"Ölmek var, dönmek yok"tur.

 

* * *

 

Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını...

Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:

"Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."

Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.

Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya.." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından...

Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz.

O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.

"Ya sev böyle ya da terket" diye gürler...

 

* * *

 

Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze...

Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder.

Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...

"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz.

İhanetten kırılmşıtır kaleminiz; severek, terk edersiniz...

 

* * *

 

"Madem öyle..."nin çağı başlar ondan sonra...

Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir".

Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.

Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece...

Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini...

Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...

Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla...

"Bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...

Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden...

Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi...

Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye...

Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden...

Dönemezsiniz.

Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.

 

* * *

 

Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz...

Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...

Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.

Sürünür gidersiniz.

 

Can Dündar

>
Ê
7
5
 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

İnfilak Ad değiştirir Her kuvvet kaybında Dağınık kalmak bundan Tarih sadece bir vasıta Her sabah ayrı bir göç yolunda...

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

makberr
ruhlargemisi
subebegi

klip izleklip